12/10/2007
![]() | |||||
| |||||
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MURŞİTE İNTİSAB
25/7/2007
| MÜRŞİDE İNTİSAB |
| İntisap, Kuran ve sünnette anlatılan, övülen ve teşvik edilen biat etme amelinin kapsamı içindedir. Ne var ki, biat da intisap da çoğu müslümanların gündeminden tamamen çıkmış bulunuyor. Bazıları art niyetliler bu kavramları çeşitli çıkarlarına alet etmiş, bazıları da aslını öğrenmeden yanlış görüntü ve bilgilere aldanıp inkâra kalkmıştır İntisabın dinimizde önemli bir yeri vardır. Mesele dinin ihyası, insanın ıslahıdır. Bu vazife, her devirde usulüne uygun olarak yerine getirilmelidir. İntisap ya da biat... İşin adına değil, aslına bakılmalıdır. Bir farzı yerine getirmeye yardımcı olan şeyler de farz hükmünde olur. İnkârdan sakınmak, kibirden kurtulmak, ilahî emirleri ihlasla yerine getirmek, haramdan kaçmak, güzel ahlâklı olmak her müslüman için farzdır. Tasavvuf, bu farzları yerine getirmeyi hedeflemiş bir terbiye okuludur. İntisap, işte bu okula kaydolmaktır. İntisap, hakkın ipine sarılmaktır. İntisap, cemaat olmaktır. İntisap hak yolunda bir rehbere bağlanmaktır. İntisap, Allah dostuyla Allah yolunda gitmek için akid yapmaktır. İntisap, terbiye görmüş bir kâmilin terbiyesine girmektir. İntisap, veliler kervanına katılmak ve nurlu silsileye tutunmaktır. İntisap, kâmil mürşitle manevi bağ kurmak ve onunla Allah için dost olmaktır. Biat ve intisap işinde asıl olarak iki taraf vardır; birisi Allahu Tealâ, diğeri de, kul. Mürşidin yaptığı iş, kulun Allaha giden yolunu açmak, bu yolda ona şahitlik yapmak ve delil olmaktır. İntisaptan gaye mürşid değil, Allahu Tealâdır. Tasavvuftaki intisaba, inâbe, el alma, el verme, tevbe etme de denir. bütün bunlar aynı şeydir. Bir hak talibi müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, Allah için, Allah yolunda onun terbiyesine teslim olacağına, haramlardan kaçıp helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tevbe edip bir daha yapmayacağına dair söz vermesine ve buna Allahı, Rasulünü ve mürşid-i kâmili şahit tutmasına intisap denir. İntisabın Kuran ve Sünnetten delili çoktur. Rasulullah (A.S.), Allahın birliğini kabulden sonra, ashabıyla tek tek ve toplu halde takva, ibadet, güzel ahlâk, cihad ve hizmet için pek çok sözleşme yapmıştır. Buna biat denir. Bu biat uygulaması sonraki devirlerde devlet idarecileri ve maneviyat önderleri için birer örnek olmuştur. Kuranda biat Cenab-ı Hak Kuran-ı Hakimde biatı değişik ayetlerde zikrederek, şekil ve hedefini şöyle belirtmiştir: Rasulüm! Sana biat edenler hiç şüphesiz Allaha biat etmektedirler. Allahın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim yaptığı ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile yaptığı ahdine vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir. (Fetih/10) Ey Peygamber! Mümin kadınlar, seninle biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allahdan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Mümtehine/12) (Sünnetteki biat şekillerini, Mürşid-i Kâmile İntisabın Şekli ve Gayesi adlı eserimizde genişçe işlemiştik. Delil ve örnekler için oraya bakılmalıdır.) Mürşide intisabın şekli Biat ve intisabın özü, kalbin teslimiyeti ve sağlam niyettir. Şekiller alamettir, gaye değildir. Ancak bunun zahiren bir usul ve adabı vardır. Bu konuda intisabın delili olan hadislerden çıkaracağımız usuller şunlardır: Rasulullah (A.S.), Allahu Tealânın Rasulü ve halifesi olarak, erkek-kadın bütün insanların Peygamberi ve rehberi olduğu gibi, Ona vâris olan kâmil mürşidler, rabbanî alimler de bütün beşeriyetin irşad ve ıslahını hedef almalıdır. Mürşid-i kâmil hiçbir ayırım yapmadan herkese ve her kesime ilâhî daveti, iman, ihlas, takva ve güzel ahlâkı tebliğ etmekle memurdur. Mürşid-i kâmil, kendisine intisab edecek erkeklerle elele tutarak veya sözlü bir şekilde bu intisabı gerçekleştirebilir. Kadınlar mürşid-i kâmile intisaplarını sözlü olarak, bir perde veya kapı arkasından yapmalıdırlar. Kâmil mürşid, Rasullullah (A.S.) Efendimizin yaptığı gibi bir ucundan kendisi, diğer ucundan da tevbe ve intisap edecek kimselerin tutacağı şekilde bir bez veya sarık uzatarak tevbe ettirip, intisab yaptırabilir. Bu, özellikle tevbe ve intisap edeceklerin çok kalabalık veya vaktin çok dar olduğu zamanlarda yapılır. Ayrıca, mürşid-i kâmil, bir erkek veya kadını tevbe ve intisab yaptırma hususunda kendisine vekil olarak görevlendirebilir. Vekilin yapacağı, intisabı tarif etmek ve vekili bulunduğu zata irşad işinde yardımcı olmaktır. Hz. Rasulullah (A.S.)ın Hz. Ömeri ve Hz. Umeymeyi (R.A.) görevlendirmesi gibi. Mahremi olmayan bir kadının elini, onu tehlikeden kurtarmak ve zaruri tedavi gibi dinen müsaade edilen bir mazeret yokken tutup musafaha etmek, hayır gibi gözüken bir iş için de olsa caiz değildir. Bu, Sünnete uygun olmadığı gibi, yapana hayır da getirmez. Allame Eşref Ali Tanevî (Rh.A.) bu konuda şu tesbitleri yapmıştır: Bazı bilgisiz veya dikkatsiz kimseler, kadınlardan el ele biat alıyorlar. Bu kesinlikle caiz değildir. Yabancı kadının tenine zaruretsiz el dokundurmak günahtır. Hadiste, bu amelin batıl ve haram olduğu belirtilmiştir. Peygamber Efendimiz (A.S.)dan daha müttaki ve iffetli kim olabilir? Kadınlardan biat alma konusunda Peygamber Efendimizin bu kadar çok dikkat etmesine rağmen, hiçbir mürşidin kendisini baba veya melek gibi görerek, sorumsuz ve hayasız bir şekilde kadınlarla biat etmesi doğru değildir. Biatın anlamı söz vermektir. Bunun sözle olması yeterlidir. Son devirlerde bazı mürşidler, bağlanmayı kuvvetlendirmek ve halkın kalbini teskin için, bir kumaş parçasının bir ucunu kendisi tutup, diğer ucunu intisap edecek kimseye uzatarak intisap yaptırmaktadırlar. Bunun hiç bir zararı yoktur. Ayrıca erkekler içinde zaruret halinde veya zaruret olmadan sözlü biat yeterli olabilir. Bunun da hiçbir sakıncası yoktur. Fakat elle biat yapmak, biatın en çok alışılan şeklidir ve erkekler için bu hususta hiçbir mani yoktur. Hatta elle yapılması, biatın zahirî ve batınî manasını içinde bulundurduğu için daha evlâdır. İntisabın gerekleri İntisap eden kimseye lazım olan ilk şey ihlastır. İhlas, işini, ibadetini, hizmetini Allahın rızası için yapmaktır. İntisap kâmil mürşide yapılmalıdır. Bu mürşid, Hz. Peygamber (A.S.)a kadar uzanan bir silsileye sahip bulunmalıdır. İrşad izni olmayan ve silsilesi bulunmayan kimseye yanaşmamalıdır. İntisap edilen kâmil mürşidi Allah için sevmek, bu yolda ona güvenmek, onun bu işte mahir olduğunu bilip kendisine itimat etmek, terbiye ve terakki için şarttır. İntisap, itaat ve samimiyet ister. Yolun gereklerini, mürşidin emir ve tavsiye ettiği vazifeleri gücünce yerine getirmeyen kimse, intisabında samimi değildir. İntisabı sahih ve sağlam hale getirmek için mürşitle aynı yolu, aynı ameli ve aynı hali bir derece paylaşmalıdır. İntisap ölene kadar samimiyetle korunmalıdır. Kâmil mürşidi Allah için seven ve elinden tutan kimse, bu sevgiyi ve beraberliği hayatın her döneminde, acı-tatlı hallerinde muhafaza etmelidir. İntisabın meyveleri Bir mürşide intisap eden kimseyi, mürşidi Allahın bir emaneti olarak görür; sever, terbiye halkasına alır. Sadık mürid, mürşidin manevi evladı olur, onun ailesinden sayılır. Bu sayede bütün silsilenin bereketine kavuşur, manevi mirasına konmuş olur, feyizlerinden nasiplenir. İnsan sevdiği ve tabi olduğu kimselerle haşrolur. Kıyamet günü Allahu Tealâ herkesi imamı ile birlikte huzuruna çağırır. Kâmil mürşide tabi olan kimse mürşidi ve onun bağlı olduğu veliler ordusuyla birlikte mahşere gelir. Veliler, kendilerine verilen şefaat yetkisini önce tanıdıklarına kullanırlar. İntisap eden kimse bir cemaatin içine katılmış olur. Bu cemaat dua, göz yaşı, zikir ve tavsiye ile Allah yolunda birbirlerini desteklerler. Şeytana karşı siper olurlar. Cemaat halinde yapılan hayırlı amellerin sevabına bütün cemaat ortaktır. Bir kâmil mürşidin duaları içinde anılmak, onun yapmış olduğu zikir, amel ve hizmetlerden bir hisse almak mürid için en büyük kazançtır. Dilaver Selvi |
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DÜNYA HAYATI VE NEFİS
25/7/2007
| DÜNYA HAYATI VE NEFİS |
| Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur.... Rasul-i Ekrem (A.S.) Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: Mümin beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mümin olur, kendisine hased eder. Münafık olur, gizli düşmanlık eder. Kâfir olur, kendisiyle savaşır. Şeytan saptırmaya çalışır. Nefsi ise kendisi ile çekişir durur. Şeytanın saptırmaya çalışması o derecede olur ki, mümini kâfir etse dahi hıncını, intikamını alamaz. Kâfir ettikten sonra insanın yüzüne tükürür ve sen benden de aşağı imişsin. Ben Allaha küfrettim ama inkâr etmedim. Sen Allahı inkâr edecek kadar şiddetli küfre girdin. der. İskender Ataullah Hazretleri (K.S.), Hikemül-Ataiyyede, Şeytana düşmanlık edildi, yardım ve rahmete ulaşıldı. Dost olundu, ama hiçbir dostuna vefa ve merhamet ettiği görülmedi buyuruyor. Müminin beşinci güçlüğü, nefsinin kendi ile çekişip durmasıdır demiştik. Nefsin mizacı da şeytandan aşağı değildir. Onun da merhameti yoktur. Emmare makamında bulunuyorsa insanı azdırmaya çalışır. Allahın dinini asla sevmez. Kuran-ı Kerimin hükümlerini beğenmez ve düşman kesilir. İnsanın nefsi, esfel-i safilinde yani aşağıların aşağısında bulunduğu ve kötülüklerin anası olduğu için, kötülükle ortaya çıkmaya başlayınca, şeytan da yaklaşmaya başlar. İnsan bu beş zorluk arasında daima mücadele halinde ve uyanık bulunmalıdır. Onun için Allahu Tealâ, ... nefsini hevâsından men ederse varacağı yer cennettir (Naziat/40-41) buyuruyor. Heva, nefsin sıfatıdır. Gazap ve şehvet lezzetine heva denir. Bu asır insan hevasını körükleyen bir asırdır. Kim nefsini hevasından uzak tutarsa cennetle müşerref olur. Anlaşılacağı üzere, nefsin meydanı dünyadır. İnsanın üç büyük düşmanından birincisinin dünya, ikincisinin nefis, üçüncüsünün şeytan olduğunu biliyoruz. Allahu Tealâ ayet-i kerimelerle, Rasulullah (A.S.) Efendimiz de hadis-i şeriflerle dünyanın gidişatına uyarak ahiret bozgununa uğramamamızı istemiştir. Ulemanın belirttiğine göre dünya Allaha ve Allahın dostlarına düşmandır. Dünya perdedir. Dünyanın asliyeti geçici, yaratılıştaki sıfatı cazibeli, aldatıcı ve nefsin yaratılışına uygundur. Dünya şeytanın yemidir. Dünyanın cazibe ve güzelliği olmasaydı, ne şeytan insana hücum edebilir, ne de nefis insanı ahiret yolundan alıkoyabilirdi. Anlaşılıyor ki dünyanın hakikatı, faniliği ile birlikte aldatıcıdır da. Bir kimse Hazret-i Ali (R.A.) Efendimize dünyayı anlatır mısınız? diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle buyurdu: Sağlamı hasta, emniyette olanı pişman olacak. Fakiri mahzun, zengini ise helalinin hesabı, haramının azabına düşecek. Şüpheli şeyler için de azarlanacaktır. Size bunun daha neyini anlatayım. Rasulullah (A.S.) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: Kıyamet gününde bir adamı Allahın huzuruna getirirler. Kazancı haram, masrafı da haramdır. Bunu cehenneme götürün denir. Başka bir adamı getirirler. Helal kazanmış, haram sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Bir diğeri de haramdan kazanmış, helale sarfetmiştir. Onu da cehenneme gönderirler. Sonra başka birini getirirler. Helalden kazanmış, helale sarfetmiştir. Ona, bu serveti kazanırken farzlardan bir ibadeti geçirip geçirmediğini sorarlar. Hiçbir farzı bırakmadığını açıklar. Bu servete birinin hakkı geçti mi; mesela işçilerinin ve hayvanlarının hakkını verdin mi? diye sorarlar. Onları da verdiğini söyler. Bakmakla mükellef olduğu kimselere vaktinde nafakalarını ulaştırıp ulaştırmadığını sorarlar. Bu sırada çalıştırdığı kimseler getirilir, hakları karşılaştırılır. O da temiz çıkınca, Verdiğimiz nimetlere karşı ne gibi şükürde bulundu? Onun hesabını görelim. derler. Şükür, Allahın verdiği nimetlerle Allaha isyan etmemektir. Bir kimse parayı Allahın rızası olan yerlerde şükrederek kullanmadıysa cennete giremez. Anlaşılıyor ki, insan hayatı nefsin, şeytanın ve dünyanın türlü halleriyle meşgul edilmektedir. Dünya, önce yaldızlı şeylerle insanı aldatır, sonra helâk eder. İsa A.S.a dünya, yaşlı, zayıf, çirkin fakat süslenmiş bir kadın suretinde görünmüş ve onunla şöyle konuşmuştur. İsa A.S. soruyor: - Kaç kere evlendin? - Sayılmayacak kadar çok evlendim. - Bir kadın ömründe şu kadar evlenir. Sen sayılmayacak kadar çok evlendiğini söylüyorsun. Kocalarına ne oldu? Öldüler mi, boşandılar mı? - Hiç boşama olmadı. Hepsini ben öldürdüm. - Geçmiş kocalarını teker teker nasıl öldürdüğünü düşünmeyip, onlardan ibret almadan seninle evlenecek yeni kocaların vay haline! Ala bin Ziyad (R.A.) şöyle buyuruyor: Rüyamda yaşlı, derisi buruşmuş, fakat üzerinde her türlü süs ve zinet eşyası bulunan bir kadın gördüm. İnsanlar etrafında toplanmış, şaşkın şaşkın onu seyrediyorlardı. Ben onların bu haline şaşırdım ve kadına kim olduğunu sordum. Kadın, yazık sana, beni bilemedin mi? Ben dünyayım deyince, ben senin şerrinden Allaha sığınırım karşılığını verdim. Bunun üzerine kadın, benden kurtulmak istersen, mala, paraya, şöhrete önem verme diye konuştu. Kuran-ı Hakimde, Bu dünyada âmâ olan, ahirette de âmâ olur... (İsra/72) buyurulmuştur. Yani bu dünyada güzel ahlâk ve sünnet-i seniyyeye sarılmadınsa, basiretini açıp aklını işletemedinse, öbür dünyada da öyle dirileceksin. Bu bakımdan tasavvuf ehli, baş gözünün değil kalp gözünün görmesini gerekli görür. Onun için kalp gözü açılmayan âmâdır ve ehl-i dünyadır. İşte dünya ile nefis meselesi budur. Kemalât, dede olmakta, çok para kazanmakta değil reşid olmadadır. Medeni kanuna göre reşidlik onsekiz yaşındadır. Ehl-i tasavvufta reşid olmak, Rabbini bilmekle ve iman hakikatlarını idrak ile mümkündür. Onun için, yetmiş yaşında çocuklar, yirmi yaşında er kişiler vardır. Rasul-ü Ekrem (A.S.) Efendimiz buyuruyor: İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar. Yani gafletten kurtulamazlar ve tabii ölümle diğer aleme geçerler. Gerçekte iki türlü ölüm vardır: Tabii ölüm ve kişinin kendi iradesi ile ölüm. Bu hadis-i şerife göre, tabii ölümle uyanmayı bekleme. Şimdiden rahmete ulaşacak hallere yapış ve iradî ölümle öl. Yani nefsinin arzularını kırmak için bir mürşid-i kâmilde terbiye ol. İtminan makamına ulaşmak, dünya vatanında iken nefse hakim olmakla olur. Bu da kalp görüşü yani ferasetle olur. Kalp gözünün görmesinden maksat, nefsin ıslahıdır. Bunun çaresi gurur yurdundan çıkmaktır. Ey ehl-i dünya! Gurur sahiplerinin halleri, onların perdesidir ki bağ, bahçe, köşk, çiçek, havuz vs. ile meşgul oluyor, gönüllerini onlara bağlıyor ve ömürlerini onlara sarfediyorlar da, Kuran-ı Kerimde yazılı olan şu ilahi kelâmı hiç görmüyorlar: Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen gafildirler. (Rum/7) Bu asırda nefsi eğlendiren safa çok fazladır. Sabahleyin gazete ile başlayan gaflet, gece yarısına kadar televizyonla devam ediyor. Siyaset çekişmeleri ile müminler birine küsüyor. Allahu Tealâ cümlemize inayet eylesin ve anlayış versin. Amin. |
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hz. ÖMER‘İN SON SAATLERİ
1/6/2007
Ömer yaralanınca yere seriliyor. Bu haliyle Abdürrahman bin Avf a işaret edip onu imamlığa geçiriyor. Bakın, namaz borcunun kudsîliğine ki, ortada can çekişenler varken bile bırakılmıyor, hızlı hızlı kılınıyor ve ondan sonra yapılacak işlere girişiliyor.
Ömer, kendisini yaralayanın Ebul Lü‘lü olduğunu öğrenince şöyle diyor:
- Hamd ederim Allaha ki, bana bu işi yapan Müslümanlık iddiasında biri değildir!
Evine kaldırıyorlar. Oğlu Abdürrahman‘a borçlarının ne kadar olduğunu soruyor.
- 85 bin dirheme yakın...
- Malım yetişirse ödeyiniz, yetişmezse aile kolumdan isteyiniz. Onlarınki de yetmezse Kureyş‘e başvurunuz! Başkalarından istemeyiniz!
Sonra, en büyük dileğini bildiriyor:
- Gidiniz; Allah Resulünün yanına gömülmem için, Müminlerin Annesi Ayişe‘den izin isteyiniz!
İzin geliyor ve Hazret-i Ömer, o haliyle saadetinden uçacak gibi oluyor.
Kızı Hazret-i Hafasa gelip başında gözyaşı döküyor. Sahabîler de dalgın dalgın gelip ziyaret etmekteler... Soruyorlar:
- Yerine kimi tavsiye edersin?
- Ben bu işi, Allah Resulünün kendilerinden hoşnut olduğu insanlara havale ediyorum. Toplanıp karar versinler...
- Oğlunu tavsiye etmez misin?
- Etmem! O ancak rey verici şûrada bulunabilir. Ve bazı tavsiyelerde bulunuyor.
Sonra oğluna hitap ediyor:
- Başımı yastıktan al da yere koy! Umulur ki, Allah beni bu halde görüp merhamet eder.
Son nefesinedek Allah ismini dudaklarından düşürmedi.
Gaslini, oğlu Abdullah yerine getirdi. Namazını Sahiyb-i Rumî kıldırdı. Naşı, Allahın Resulünü ve Ebu Bekir‘i taşımış olan sedye ile Nur Ravzasına getirilerek “Sıddîk-i Ekber‘in yanına gömüldü. Kabrine, oğlu Abdürrahman‘dan başka, Osman; Zübeyr, Abdürrahman bin Avf ve Saad bin Ebî Vakkas indiler.
Vefatı gününde güneş tutulması oldu.
Peygamber Halkası

